Boşanma Nedenleri ve Şartları

Günümüzde birçok evlilik çeşitli nedenlerle bitmekte ve özellikle son dönemlerde boşanma kararlarının arttığı gözlenmektedir. Bu sebeple bir takım haklarımızın kaybını engellememek için bazı önlemlere ihtiyaç duyulmaktadır. Boşanma sebepleri genel ve özel boşanma sebepleri olarak farklı şartların aranması açısından sınıflandırmak mümkündür. Eğer aşağıda açıklanan özel boşanma sebepleri varsa genel boşanma sebeplerine gitmek yerinde olmayacaktır.(Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 29.06.2010 tarihli 2009/8440 E. ve 2010/12941 K. sayılı kararı) Özel boşanma sebeplerini şu şekilde sıralamak mümkündür;

a. Zina;

Medeni Kanun’un 161. Maddesi’nde düzenlenen zina, özel ve kusura dayalı özel bir boşanma sebebidir. Zina genel olarak eşlerden birinin evlilik birliği devam ederken karşı cinsten biri ile isteyerek cinsi münasebette bulunmasıdır. Evlilik birliği süresi, evlilik butlan olsa dahi butlanına karar verilinceye kadar geçen süreyi de kapsamaktadır. Ancak önemle belirtmek gerekir ki cinsi münasebetin eşin isteği dahilinde olması gerekmektedir. Cinsi münasebetin farklı bir cins ile yaşanması gerekmektedir. Aynı cins ile kurulan bir ilişki haysiyetsiz yaşam sürme kapsamında değerlendirilecektir. Zinaya dayalı dava açma hakkı öğrenmeden itibaren 6 ay ve herhalde zinadan sonra 5 yıl hak düşürücü süreye tabidir. Affeden tarafın dava hakkı da ortadan kalkacaktır.

Ancak zinanın oluşumunun somut olarak kanıtlanması gerekmektedir. Bir takım Yargıtay kararlarında zina yapıldığına delalet eden olguların zinayı ispatlamadığı kararına varılmıştır.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 01.02.2010 tarihli 2008/20278 E. sayılı ve 2010/1423 K. sayılı kararına göre; “…birleşen boşanma davasını 31.7.2008 tarihli oturumda zina ( TMK. m. 161 ) sebebine dayandırdıklarını açıklamış, mahkemece de birleşen boşanma davasının bu sebebe dayandığı kabul edilmiştir. Dosyada davacı-davalının zina yaptığına ilişkin yeterli kanıt bulunmamaktadır. Aynı işyerinde çalışan bir başka erkekle telefonla görüşme, mesaj gönderme ve bu kişinin arabasına binmiş olma, zinaya delalet eden davranışlar niteliğinde değildir. Zina sübut bulmamıştır. Açıklanan nedenle davalı-davacının zina sebebine dayanan boşanma davasının reddi gerekirken yetersiz gerekçe ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru bulunmamıştır.” Şeklinde açıklama getirmiştir.

b.  Hayata kast, pek kötü muamele ya da onur kırıcı davranış;

Medeni Kanun’un 162. Maddesinde düzenlenen boşanma sebebi mutlak, kusura dayalı, ve özel boşanma sebepleri arasındadır. Hayata kast, bir eşin diğerini öldürme niyetini bir takım fiillerle açıklamasıdır. Bir takim eylemlerle diğer eşi öldürmeye çalışmanın yanında intihara teşvik ya da yardım şeklinde olabilir. Sadece tehdit hayata kast için yeterli değildir, bu tehdidin fiili bir tehdit olması gerekir. Pek fena muamele ise diğer eşin vucut bütünlüğüne ve sağlığına yönelik her türlü saldırıdır. Eşin diğer eşi dövmesi, eve kapatması, aç bırakması, normal olmayan cinsi münasebete zorlaması buna örnek olarak gösterilebilir. Ancak fiilin kasten yapılmış olması gerekir. Onur kırıcı davranış içerisine diğer eşin kişilik haklarına zarar verecek şekilde onur kırıcı hareketler ve küçük düşürmek amacıyla yapılan hareketler girmektedir. Örneğin zinanın varlığı ispat edilemese de karşı cinsten biri ile birlikte olmak, kadının evden atılması, kadının kocası aleyhine hırsızlık iddiasında bulunması ve bu durumun doğru çıkmaması, eşler arası hakaret bu duruma örnek sayılabilecektir.Bu durumda dava hakkı eşin boşanma sebebini öğrenmesinden başlayarak altı ay ve herhalde beş yıl geçmekle bitecektir.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 15.12.1992 tarihli 1992/11135 E. 1992/12626 K. “…Dinlenen davacı tanıkları davalının eşine karşı muhtelif yer ve zamanlarda devamlı olarak ‘Pezevenk, alman domuzu, senin gibi kocam yok’ şeklinde hakaret ettiğini ifade etmişlerdir. Bu durumda koca bakımından evlilik birliği, müşterek hayatı sürdürme, kendisinden beklenemeyecek biçimde temelden sarsılmıştır. O halde mahkeme tarafından boşanmaya karar verilmesi gerekir…”

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 10.4.1986 tarihli 1986/3061 E. ve 1986/3834 K. sayılı kararında ; “…Davalının, başkalarının yanında, kocası hakkında (bizim hayvan, bizim öküz, domuz, hayvan, geri zekalı, saf, pısırık, geri kafalı) gibi sözler sarf ettiği ve bu suretle davacıyı incitip küçülttüğü gerçekleşmiştir. Bu durumda davacı açısından ortak yaşam çekilmez bir hal aldığından boşanmaya karar verilmesi…” gerektiği şeklinde karar vermiştir.

c. Küçük düşürücü suç işleme ve haysiyetsiz hayat sürme;

Özel, nispi ve kusura dayalı bir boşanma sebebi olan Küçük düşürücü suç işleme, her suç için geçerli bir durum olmayacaktır. Suçun küçük düşürücü olup olmamasına göre değerlendirilecek ancak bu verilen cezaya göre değil toplumdaki anlayışa göre tespit edilecektir. Toplumumuzda genelde hırsızlık, ırza geçme, dolandırıcılık gibi suçlar küçük düşürücü olarak kabul edilmektedir. Ayrıca bu suçun evlendikten sonra işlenmesi gerekmektedir. Haysiyetsiz yaşam sürme ise genellikle randevu evi işletme, ayyaşlık, kumarbazlık, hayat kadını olarak çalışma, aynı cinsten biri ile ilişki içerisinde olmak gibi durumlar sayılmaktadır. Ancak bu boşanma sebebinin de oluşması için fiilin devamlılık arzetmesi gerekmektedir. Ayrıca bu hallerin yanında diğer eş için birlikte yaşamanın beklenemeyeceği bir halin meydana gelmesi gerekecektir.

Yargıtay da özellikle birlikte yaşamanın çekilemez hal alıp almadığını önemle irdelemektedir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 24.03.2004 tarihli 2004/2655 E. ve 2004/3715 K. sayılı kararına göre de ; “…Türk Medeni Kanunu, eşlerden birinin küçük düşürücü bir suç işlemesi halinde de onunla birlikte yaşamanın diğer eşten beklenememesi koşulunu getirmiş, bu konu mutlak boşanma nedeni olmaktan çıkarılmıştır. ( TMK.md.163 ) O halde mahkemece davacıya delillerini ibraz için kesin önel verilmediğinden çekilmezlikle ilgili delillerini ibraz için usulüne uygun önel verilmesi, bu konuda delil ibraz ettiğinde delillerin toplanarak hep birlikte takdiri ve sonucuna göre karar verilmesi gerekir. Bu yön gözetilmeden eksik araştırma ve inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması bozmayı gerektirmiştir…” şeklinde ifade edilmiştir.

Aynı şekilde Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 01.12.2004 tarihli 2004/13099 E. ve 2004/14288 K. sayılı Kararı’nda da bu durum ; “…ürk Medeni Kanununun 163. madde gerekçesinde; küçük düşürücü suç ve haysiyetsiz hayat sürmenin nisbi boşanma sebebi haline getirildiği, buna göre ister küçük düşürücü bir suç işlenmiş olsun, ister haysiyetsiz bir hayat sürülmüş olsun boşanmaya hükmetmek için bu durumların diğer eş için birlikte yaşamayı çekilmez hale getirmesinin zorunlu olduğu açıklanmıştır.Şu halde; suç işleme halinde birliğin diğer eş için çekilmez hal aldığının kanıtlanması gerekir. Bu nedenle davacı tarafın 18.09.2003 ve 23.02.2004 tarihli delil listesindeki kanıtları toplanmaksızın yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir…” şeklinde karar verilmiştir.

Bu madde kapsamında açılacak dava herhangi bir süreye bağlı olmayacaktır.

d. Terk;

Terk özel, mutlak ve kusura dayalı bir boşanma sebebidir. Kısaca terk bir eşin ortak hayata son vermesidir. Terkin meydana gelmesi için ilk olarak eşlerden birinin ortak konutu terk etmesi gerekmektedir. Ortak konuttan ayrılmanın da haklı bir sebebe dayanmıyor olması gerekir. Örneğin askere gitme, bir yere iş için gitme, babasıyla oturmaya zorlama gibi hallerde terk meydana gelmeyecektir. Örneğin Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 18.05.1999 tarihli 3508/5361 Sayılı kararına göre kadının nikahtan sonra düğüne kadar geçen süre içerisinde kocasının rızası ile babasında kalması haklı sebep olarak gösterilmiştir. Terk evlilik birliğinin kendisine yüklediği görevlerden kaçınmak amacıyla olmalıdır. Bunun dışında ortak konutu terk etmeyip de karşı tarafı terke zorlayan taraf da terk etmiş sayılacaktır. Terkin en az altı ay sürmesi gerekmektedir. Bu süre her seferinde yeniden başlamaktadır. Ancak bu terkin sürekli meydana getirilmesi durumunda Medeni Kanun’un 2. Maddesi gereğince süre dolmuş olmasa da terkin oluştuğu düşünülmelidir. Terke dayalı boşanma davası açmak süreye tabi değildir. Ancak Terk eden eşe hakim tarafından 2 ay süre verilerek ihtarda bulunulması ve eşin buna rağmen dönmemesi gerekmektedir. İhtar terkin dördüncü ayından itibaren yapılır ve dönmediği takdirde oluşacak sonuçlarda ihtar edilir. İhtarın hüküm ifade etmesi için samimi olması gerekmektedir.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 26.05.2003 tarihli 2003/4676 E. ve 2003/7547 K. sayılı kararında ihtarda açık adresin olmamasının ihtarın geçersiz olmasına sebebiyet verdiğini şu şekilde vurgulamıştır; “İhtap kararında davet edilen evin adresi kapı numarasıyla birlikte açıkça gösterilmediği gibi, davacının davet ettiği evin bulunduğu yerde tarafların daha önce birlikte hiç oturmadığı, davacının Denizli’de çalıştığı 10.2.2002 tarihli zabıta yazısından anlaşılmaktadır. Çalışılan yere de davet edilmediğinden ihtarın bu haliyle 27.3.1957 gün, 10/1 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararına uygun bulunmaması karşısında davanın reddi gerekirken, yazılı olduğu şekilde kabulü doğru bulunmayarak bozmayı gerektirmiştir. “

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 20.02.2003 tarihli 2003/219 E. 2003/2180 K. sayılı kararında da ; “Davalıya gönderilen ihtarda anahtarın yeri belirtilmediği gibi, davalı Harosan’dan Nazilli’ye davet edilmiş, 30.000.00 TL yol gideri yatırılmıştır. Bu yol gideri de gidiş, dönüş makul süre konaklama giderlerini karşılayacak yeterlilikte değildir. İhtar bu yönüyle geçersiz olup, davanın reddi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması bozmayı gerektirmiştir.”

Yargıtay 2. Hukuk dairesi’nin 23.01.2006 tarihli 2005/15942 E. ve 2006/136 K. sayılı kararına göre de; “Yargıtay 2. Hukuk dairesi’nin 23.01.2006 tarihli 2005/15942 E. ve 2006/136 K. sayılı kararına göre de; “Her ne kadar ihtar kanuni şekil ve sürelere ( TMK.md.164 ) uygun isede, yapılan soruşturmaya,toplanan delillere, kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre davalının, tarafların birlikte ( TMK.md.186 ) veya Türk Medeni Kanununun 188.maddesindeki şartların oluşması sebebiyle eşlerden biri tarafından seçilen ya da hakim tarafından belirlenen ( TMK.md.195 ) bağımsız bir eve davet edilmediğinin anlaşılmasına ve böylece davalının ihtara uymamakta haklı görülmesine göre temyiz itirazları yerinde olmadığı gibi, diğer yönlere ilişkin temyiz itirazları da varit değildir.” Şeklinde karar verilmiştir.

Çekilen ihtarın özellikleri açısından Medeni Kanundaki düzenlemelerin yanında 27.03.1957 günlü 10/1 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygunluğu da gerekmektedir.(Bkz. YHGK 16.01.2013 tarihli 2012/2-686 E. ve 2013/67 K.)

Şartlar gerçekleştikten sonra ortak konutu terk eden eşin dönmesi açılan davayı etkilemeyecektir.


e. Akıl Hastalığı;

Medeni kanun’un 165. Maddesinde düzenlenmiştir. Özel Nisbi ve kusura dayanmayan bir boşanma sebebidir. Akıl hastalığının ne zaman başladığı önemli değildir ancak evlilik sırasında var olması gerekmektedir. Ancak evliliğin kurulmasından önce de akıl hastalığı mevcut idiyse bir mutlak butlan sebebi olacaktır. Eşin akıl hastalığının iyileşemeyecek bir durumda olduğu konusunda resmi sağlık kurul raporu gerekmektedir. Akıl hastalığı sebebiyle diğer eş için ortak hayatın çekilemez hale gelmesi gerekmektedir. Akıl hastalığına dayalı olarak açılacak boşanma davası süreye bağlı değildir.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 12.03.2008 tarihli 2007/5312 E. ve 2008/3245 K. sayılı kararına göre ; “…Davacı 5.7.2005 tarihli dilekçe ile davasının şiddetli geçimsizlik nedenine dayalı olduğunu belirterek davasını hasretmiş, 24.11.2006 tarihli celsede ise hem akıl hastalığı hem de şiddetli geçimsizlik nedenlerine dayandıklarını açıklamıştır. Davacının, davanın hukuki nedenlerine yeni nedenler eklemesi ıslah yolu ile de mümkün değildir. Mahkemece davalı kadın akıl hastalığı nedeniyle kısıtlanıp kendisine vasi tayin edildiğine göre, davacı kocanın şiddetli geçimsizlik nedenine dayalı boşanma davasında kadının hareketleri iradi olmadığından kusurlu kabul edilemez. Gerçekleşen bu durum karşısında davanın reddine karar vermek gerekirken yazılı şekilde boşanmaya karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.”

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 13.01.2010 tarihli 2009/21206 E. ve 2010/395 K. sayılı kararına göre de aynı şekilde; “…Dava, evlilik birliğinin temelinden sarsılması (TMK. md. 166/1) hukuki nedenine dayalı boşanma isteğine ilişkindir. Türk Medeni Kanunu’nun 165. maddesine dayalı bir dava bulunmamaktadır. Davalıda <atipik psikoz> denilen akıl hastalığı bulunduğu ve vasi tayini gerektiği İnegöl Devlet Hastanesi raporu ile belirlenmiş ve davalı Türk Medeni Kanunu’nun 405. maddesi gereğince kısıtlanarak kendisine vasi atanmıştır. İradi davranışlar kusura dayalı boşanma sebebi olabilir. Mevcut rahatsızlığı nedeniyle davalının davranışlarının iradi olduğundan ve kusurlu bulunduğundan söz edilemez. Öyleyse Türk Medeni Kanunu’nun 166/1. maddesine dayanılarak açılan davanın reddi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır…” Görüleceği üzere kusura dayalı olmayan bir sebep olan akıl hastalığı halinde genel boşanma sebeplerine gitmek yerinde olmayacaktır.

Aynı yönde Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 20.11.2003 tarihli 2003/14911 E. ve 2003/15935 K. sayılı kararında da “Davalı kocanın akıl hastalığı nedeniyle vesayet altına alındığı sabittir. Davalının davranışları iradi değildir. Akıl hastalığı nedeniyle açılmış bir dava yoktur. Bu nedenle şiddetli geçimsizliğe dayalı davanın reddi gerekirken kabul isabetsizdir.” Şeklinde karar verilmiştir.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 24.05.2004 tarihli 2004/5905 E. ve 2004/6584 K. sayılı kararına göre ; “…Dava ve taraf ehliyeti kamu düzenine ilişkin olup yargılamanın her safhasında hakim tarafından kendiliğinden nazara alınır. Davalı akıl hastası olup fiil ehliyeti bulunmadığından davanın vasisine yöneltilmesi varsa gösterecekleri delillerin toplanması sonucuna göre karar verilmesi gerekirken davaya devamla yazık şekilde hüküm kurulması bozmayı gerektirmiştir.”