Fikri Haklar Kapsamında Eser

FİKRİ HAKLAR KAPSAMINDA ESER, ESER SAHİBİNİN HAKLARI VE 
BAĞLANTILI HAKLAR

İnsanın yaratıcı çabasının ürünü olarak, ortaya çıkan eserlerin korunması, zaman içinde giderek gelişen bir sistem ortaya çıkarmıştır. Bu sistem, özellikle sanayi devriminden sonra, basım tekniklerinin gelişimi ile önem kazanmaya başlamıştır. Fikrî hak kavramı, ondokuzuncu yüzyıldan itibaren giderek gelişen ve karmaşık hale gelen bir sisteme dönüşmüştür. Özellikle küreselleşmenin hız kazanması ile korumanın boyutları çok ileri seviyeye ulaşmıştır. 

Ülkemizdeki gelişimi ise 1850 yıllarında başlamıştır. Gerçek anlamda ilk Fikir ve sanat eserleri Kanunu 1910 tarihli Hakk-ı Te’lif Kanunu’dur. Fakat bu kanun uluslar arası hukuk kurallarına aykırı bir şekilde düzenlemeler içerdiğinden ve bazı eserleri koruma dışı bıraktığından 1951 yılında 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kabul edilmiştir. Daha sonra 1983,1995 yılında 2001 yılında ve 2004 yılında çeşitli düzenlemeler yapılmıştır.

ESER KAVRAMI
Fikir ve sanat eserlerinin temelinde eser ve onu yaratan kimseler vardır. Fikri malların konusu fikri emek sonucu meydana getirilen gayri maddi mallardır, yani Medeni Hukuk’taki taşınır taşınmaz mallardan farklı yaratıcı insan zekasının ürünü olan üzerinde cisimlendiği maddi mallardan ayrı bir hukuki varlığa sahip mallardır. Birey fikri emek sonucu çeşitli mallar ortaya çıkarmalıdır ve bununda hukuk düzeni tarafından korunabilmesi için bazı şartlar gerekmektedir. İlk olarak bu soyut mallar somutlaştırılmalı algılanabilir hale getirilmelidir. Fakat maddi varlık ile onda ifade bulan fikri ürün birbirlerinden bağımsızdır. 
5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun 1/B-a maddesi eseri şu şekilde açıklamaktadır; ”Sahibinin hususiyetini taşıyan ve ilim ve edebiyat, musiki, güzel sanatlar veya sinema eserleri olarak sayılan her nevi fikir ve sanat mahsulleri”. Eser sahibi ise 1/B-b maddesinde; “Eseri meydana getiren kişi” olarak 8/1 maddesinde “bir eserin sahibi onu meydana getiren kişidir” olarak tanımlanmaktadır. 
Madde metninde yer alan hususiyet eserin ortaya çıkması için en önemli koşullardan biridir. Bir eserin hususi olması için eser sahibinin mührünü taşıyor yani onun yaratıcılığını ve özgünlüğünü yansıtıyor olmalıdır. Bu tanımlardan anlaşılacağı üzere bir fikir ve sanat eserinin eser olarak nitelendirilmesi için iki unsur taşıması gerekir; 1)sahibinin hususiyeti(esasa ilişkin şart, sübjektif unsur), 2)Kanunda belirtilen eser türlerinden birine dahil olması(şekle ilişkin şart, objektif unsur). Nitekim bu unsurlara Yargıtay 4. Hukuk Dairesi şu şekilde değinmiştir;” …Bir eserin yasa karşısında eser niteliği kazanabilmesi için iki unsur gereklidir. Birincisi objektif unsur ki yasa bunu mahsul olarak belirtmiştir. Buna göre eser evvela temellüke, tasarrufa elverişli maddi bir varlık olarak var olması gerekir. İkincisi de subjektif unsur olup eserin sahibinin özelliğini taşıyan bir fikir ve sanat eseri olmasıdır. Olaydan anlaşılacağı üzere davacı yukarıda açıklanan bir eserin henüz sahibi değildir. Ancak yaptığı kazılardan elde ettiği bilimsel buluşlara dayanarak bir eser yaratmayı düşünmüştür. Yani bu yönde bir düşüncesi bir fikri vardır.Fakat fikir halinde kaldığı sürece eser niteliği kazanamaz ve dolayısı ile FSEK’in koruyucu hükümlerinden yararlanamaz…”
Yargıtay’ın başka bir kararında:” davacı kendisi tarafından çizilmiş olan haritanın davalı belediye tarafından izinsiz olarak çoğaltılarak ücretli ve ücretsiz olarak dağıtıldığını ve bu şekilde kendisine ait haritalara tecavüz edildiğini belirterek maddi ve manevi tazminat isteminde bulunarak; tecavüzün önlenmesini ve durdurulmasını talep etmiştir. Yargıtay’a intikal eden olayda yerel mahkemenin yaptırmış olduğu bilirkişi raporunda; haritalarda zorunlu benzerlikler olacağından bahsedilmesine karşılık, meydana getirilen haritaların somut bir şekilde bağımsız bir çalışma ve emek unsurunun varlığını barındırıp barındırmayacağı ve özgünlük taşıyıp taşımadığı açıkça belirtilmemiş olduğundan aralarında haritacılık konusunda uzman bir bilirkişi heyetine incelettirilmesi gerektiği” kanısına verilmiştir.
Tekinalp’e göre hususiyetten anlaşılması gereken anlatım, üsluptur. Fikri hukuk; mevcut malzemenin başka türlü şekillendirilmesini, tasnifini yahut mevcut bir fikir veya anlayışın farklı tarzda incelenmesini, açıklanmasını veya yorumunu da kabul etmektedir. Ancak taklitçilikte bu subjektif şart bulunamaz ve Yargıtay taklitçiliği ve başkasının eserine çok benzer eserler oluşturmayı FSEK’e aykırı bulmuş ve bu nedenle tazminata hükmetmiştir. Buna göre ; “Davacının eseri olan en zayıf halka isimli yarışma programının davalı şirketçe izin alınmadan ve anlaşma olmaksızın; aynı format, içerik ve kurallarla “kim gitsin” ismi ile yayınlanması nedeniyle tecavüz edildiğine ilişkin açılan davada davalının eylemleri FSEK’e aykırı bulunmuş ve tazminata hükmedilmiştir.” 
Objektif unsurlar ise FSEK’te sınırlı sayım ilkesine tabidir. Buna göre eser çeşitlerini şu şekilde kısaca açıklayabiliriz;
ilim ve edebiyat eserleri:
her hangi bir şekilde dil ve yazı ile ifade olunan eserler ile bilgisayar programları ile programların hazırlık tasarıları: Yazı, söz, formül, Rakam ve şekillerle şarkı sözleri, şiirler, hikayeler, romanlar, bilimsel monografiler, mektuplar, hatıralar, siyasi nutuklar, sohbetler, skeçler konferans konuşmaları gibi eserler girer. Doktrinde ticari amaçla oluşturulan fiyat listeleri, fişler, afişler, adres rehberlerinin fikir ve sanat eserleri olmadıklarından korunamayacakları görüşündedirler.

Çok tartışılan konulardan biri de avukat dilekçelerinin 5846 sayılı FSEK kapsamında korunup korunmayacağı konusudur. Şayet avukat dilekçeleri eser olarak kabul edilirse o zaman FSEK’in korumalarından yararlanabilecek ve izinsiz bir şekilde söz konusu dilekçelerden yapılan alıntılar inhihal olarak değerlendirilecektir. O zaman dilekçede ilk olarak sahibinin hususiyetinin olması gerekir yani dilekçeyi oluşturan avukatın ilk kez kendisi tarafından öne sürülen fikirlerin bulunması gerekir. Yani daha önceden bilinen ve zikredilen fikirlerin dilekçede yer alması söz konusu dilekçeyi eser yapmaya yetmemektedir.

Her çeşit rakslar(danslar), yazılı kareografi eserleri, pandomimalar ve buna benzer sözsüz sahne eserleri: Burada dikkat edilmesi gereken yapılan dansın doğaçlama olmamasıdır, tamamen doğaçlamaya dayanan danslar eser değildir. Dansta korunan figürler bütünüdür. Yani dansın eser olması için bütünü ile tekrarlanır olması gerekir.

Diğer sözsüz sahne eserleri: FSEK’te bunun içeriği pek belirtilmemiştir. Doktrinde buz balesi, akrobasi, atletli jimlastiktir. Çünkü bu tür eserlerde hareketler önceden tasarlanıp, yazıya dökülebilir, aynı şekilde tekrarlanabilir. Futbol, basketbol, atletizim gibi siportif faaliyetler bu kapsama girmezler.


Estetik niteliği olmayan teknik ve bilimsel fotoğraflar, haritalar, çizimler, maketler: öğretici açıklayıcı her türlü resim, kroki, harita, plan, sahne tasarım projeleri girer.

Musiki Eserleri: Düşünce veya duyguyu sesle ifade eden ve duyma yoluyla algılanan eserlerdir.

Güzel Sanat Eserleri: Bunlar estetik vasıf taşıyan eserlerdir. Heykeller, kabartmalar, oymalar, mimarlık eserleri, elişleri ve küçük sanat eserleri, minyatürler, süsleme sanatları, grafik eserler, karikatürler, her türlü tiplemeler bunlardan bazılarıdır. Örnek kabilinde sayılmışlardır. Güzel Sanat eserleri nitelikleri gereği ilim ve edebiyat eserlerinden ve musiki eserlerden farklıdırlar. İlim ve edebiyat eserinde seçilen kelimeler, güzel sanat eserlerinde çizgiler, renkler rol oynamaktadırlar. Güzel sanat eserinin sahibi o eseri bizzat kendisi yapmalıdır, oysa ilim ve edebiyat eserlerinde fikirlerine başkasına aktararak yazdırabilir.


Sinema eserleri: Sinema filmlerinin değerlendirilmesi  ve sınıflandırılması ile desteklenmesi Hakkında Kanun’un 3/b maddesinde sinema filmi:”Sinema sanatına özgü dil ve yöntemler ile meydana getirilen belgesel, kurgu, animasyon ve benzeri türlerde ; konulu ve konusuz, uzun veya kısa metrajlı, tespit edildiği materyale bakılmaksızın elektronik mekanik veya  benzeri araçlarla gösterilebilen sesli veya sessiz, birbiri ile ilişkili hareketli görüntüler dizisinden ibaret filmler.” 
FSEK 5. maddesinde ise sinema eseri şu şekilde  tanımlanır: her nevi debeii, ilmi, öğretici veya teknik mahiyette olan veya günlük olayları tespit eden filmler veya sinema filmleri gibi , tespit edildiği materyele bakılmaksızın elektronik veya mekanik veya benzeri araçlarla gösterilebilen, sesli veya sessiz, birbiri ile ilişkili hareketli görüntüler dizisidir.” 
Bu tanımdan hareketle sinema eserinin 3 temel unsurundan bahsedebiliriz;
a.birbiri ile alakalı olmak şartı ile hareketli bir görüntü dizisi,
b.bu görüntü dizisinin az veya çok kalıcı bir ortama tespit edilmiş olması,
c.tespit edilen görüntü dizisinin mekanik, elektronik veya benzeri bir araçla gösterilebilir olması.

Sinema tekniğinin kullanılışı, Yakın-uzak plan çekimleri, ışığın kullanılışı, sahnedeki kompozisyon ve akışa ilişkin özellikler hususiyet unsurunu sağlamaya yeter. Bu nedenle sinema eseri sayılmayan filmlere sadece bir piyes veya konferansın sadece nakil kastı ile filme alınması ve gündelik kamera kayıtları verilebilir. Canlı bir aktarıma ise televizyon eseri denir. Doktrinde televizyon eserine sinema eserine ilişkin hükümlerin kıyasen uygulanacağı kabul edilir.

Son zamanlardaki en büyük tartışmalar ise futbol maçlarını tespit eden filmler bakımındandır. Futbol, basketbol veya atletizm eser olarak kabul edilemez. Zira bu tür hareketleri bir daha tekrar etme olanağı yoktur, bunların kereografisi yapılamaz. Futbol maçlarını tespit eden filmler ise bazı yazarlara göre günlük olayları tespit eden sinema filmlerine girmelidir çünkü çekim teknikleri, uzak yakın plan çekimleri, spikerin konuşmaları bunu günlük olayı tespit eden film kategorisine sokar. Ancak diğer bazı yazarlara göre bu tür futbol maçlarını sinema eseri olarak kabul etmek mümkün değildir. Çünkü gerekli olan 3 şartın olmadığı düşünmektedirler. Bu nedenle futbol maçlarını tespit eden filmler FSEK 84 uyarınca yayın hakkı açısından korunmaktadırlar.

İŞLENME ESER VE İŞLENME ESER SAHİBİ
Daha önce yaratılan eserlerden yararlanmak suretiyle ortaya çıkarılan eser çeşitleridir. FSEK 6. maddesinde düzenlenmektedirler. Buna göre; “Diğer bir eserden istifade suretiyle vücuda getirilip de bu esere nispetle müstakil olmıyan ve aşağıda başlıcaları yazılı fikir ve sanat mahsulleri işlenmedir:
Tercümeler;
Roman, hikaye, şiir ve tiyatro piyesi gibi eserlerden birinin bu sayılan nevilerden bir başkasına çevrilmesi;
Musiki, güzel sanatlar, ilim ve edebiyat eserlerinin filim haline sokulması veya filime alınmaya ve radyo ve televizyon ile yayıma müsait bir şekle sokulması;
Musiki aranjman ve tertipleri;
Güzel sanat eserlerinin bir şekilden diğer şekillere sokulması;
Bir eser sahibinin bütün veya aynı cinsten olan eserlerinin külliyat haline konulması;
Belli bir maksada göre ve hususi bir plan dahilinde seçme ve toplama eserler tertibi;
Henüz yayımlanmamış olan bir eserin ilmi araştırma ve çalışma neticesinde yayımlanmaya elverişli hale getirilmesi (İlmi bir araştırma ve çalışma mahsulü olmayan alelade transkripsiyonlarla faksimileler bundan müstesnadır.);
Başkasına ait bir eserin izah veya şerhi yahut kısaltılması.
Bir bilgisayar programının uyarlanması, düzenlenmesi veya herhangi bir değişim yapılması;
Belli bir maksada göre ve hususi bir plan dahilinde verilerin ve materyallerin seçilip derlenmesi sonucu ortaya çıkan ve bir araç ile okunabilir veya diğer biçimdeki veri tabanları (Ancak, burada sağlanan koruma, veri tabanı içinde bulunan verilere materyalin korunması için genişletilemez).
İstifade edilen eserin sahibinin haklarına zarar getirmemek şartıyla oluşturulan ve İşleyenin hususiyetini taşıyan işlenmeler, bu kanuna göre eser sayılır.”
İşleme eserler, önceden yaratılan, asıl esere sadık kalarak, onu başka bir şekle dönüştürmek amacıyla yaratılan eser çeşitleridir. Doktrinde işleme eser terimi derleme eser terimini de kapsayacak şekilde kullanılmaktadır. Ancak bir eserin işleme eser olması için bazı şartları taşıması gerekmektedir. İlk olarak asıl esere sadık kalmalı ve onun özelliğini yansıtmalıdır, Fakta diğer yandan da işleyenin hususiyetini taşımalıdır.
Esasa ilişkin şart: yararlanılan asıl esere sadık kalınması ve işleyenin özelliğinin bulunması:
İşleme eserde asıl olması gereken; daha önce yaratılmış olan bir eserden yararlanmak suretiyle o var olan eseri başka bir şekle sokarak; fikri yeniden ifade etmektir. Yani işlemenin eserin aslına sadık kalması ancak yeni ve ayrı bir eser olarak korunması içinde işleme eser sahibinin hususiyetini taşımalıdır. İşleyen eser sahibi hususiyetini katarken asıl eserin özelliklerini bozmamalıdır. Bir romanın sinema eserine dönüştürülmesi esnasında değişik diyaloglar konulması veya eski tarihli halini günümüze uyarlaması eserin aslını bozacak değişiklikler değildir. Ancak bu değişikliklerin romanın ana fikrine ters düşmeyecek derecede olması gerekir. Kısaca işleme, asıl eserdeki eser sahibinin özelliği olarak belirlenen hususları bozmamalıdır. Diğer önemli özelliği ise yaratıcısının ona kendi özelliğini katmasıdır. Yargıtay’ın bir kararında da “işlemenin, işleme eser sahibine mal edilecek olan nispeten bir fikir emeğinin varlığının yeterli olduğu” şeklindedir.
Şekle ilişkin şart: İşlemenin asıl eserle aynı kategori de yer alması ve asıl eserle olan ilişkinin belirtilmesi: 
FSEK 6.maddede sayılan örnekleme yoluyla anlatılan eserlerden de anlaşılacağı üzere, işleme eserler hep kendi kategorileri içerisinde başka bir kalıba sokularak meydana getirilen eserler olarak ele alınmıştır. Bunun tek istisnası 3. Bentte bulunmaktadır. Bunun nedeni de sinemanın her türlü fikir eserini ifadeye elverişli olmasından kaynaklanmaktadır. Şekle ilişkin diğer şart; asıl eser ile işleme eser arasındaki bağlantının belirtilmesi gerekliliğinde yatmaktadır. Yani eser sahibinin tanınmasına yardımcı olacak düzeyde adının, eser türünün vb açıklamaların yer alması gerekmektedir. Aksi takdirde kopyacılık ve taklitçilikten söz edilecektir.
ESER SAHİBİNİN HAKLARI VE BAĞLANTILI HAKLARLA İLİŞKİLERİ

Eser sahibinin manevi hakları:
Eseri Umuma Arz Hakkı:Bu hak FSEK 14. Maddesinde düzenlenmiştir. Söz konusu hak, eser sahibine eserini kendi iç dünyasının sınırları dışına çıkarak başkaları ile paylaşma konusunda karar verme yetkisini tanır. Umuma arz edilen eser alenileşmiş sayılır. Umuma arz bir anlık vuku bulan, bir defalık bir eylemdir.

Eserin sahibi olarak tanıtılmasını talep hakkı:Bu hak FSEK 14. Maddesinde düzenlenmiştir. Söz konusu hak, eser sahibine, eserinin kullanıldığı her yerde yeteri açıklıkta adının zikredilmesini talep yetkisi verir. Bu hakkın diğer yönü ise eser sahibi olduğunu gizleme yetkisi olabileceği gibi takma ad ile kullanılmasını isteyebilir. Örneğin bir heykeltıraşın heykelinin kopyalanması sonrasında belli bir yerine yaratıcısının isminin yazılması gerekmektedir. Yine aynı şekilde mimari eserlerde de yazılı istem üzerine görülecek bir yerine eser sahibinin ismi yazılır.

Eserde değişiklik yapılmasını men etme hakkı:Bu hak FSEK 16. maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddeye göre eser sahibinin izni olmadıkça eserde ve eser sahibinin adında kısaltmalar, eklemeler ve başka değişiklikler yapılamaz. Ancak maddenin 2. Fıkrasına göre kanun gereğince veya eser sahibinin izni ile , bir eseri işleyen çoğaltan, umuma arz eden, yayan, temsil eden kimse tekniğin zorunlu kıldığı değişiklikleri izin almaksızın yapabilir. 3. Fıkraya göre ise önceden yazılı olarak izin verilmiş olsa dahi şeref ve itibarını zedeleyen veya eserin mahiyet ve özelliğini bozan her türlü değişiklikleri menedebilir.

Eser sahibinin eserin aslına ulaşma hakkı:Bu hak FSEK 17. Maddesinde düzenlenmiştir. Eser sahibi, eserin zilyedinden kanunda öngörüldüğü şekilde yararlanmak amacı ile eserin kendisine geçici olarak verilmesini veya ondan geçici olarak yararlanmayı talep edebilir. Örneğin bir ressam tüm eserlerini kapsayacak bir sergi açtığında önceden satmış olduğu tablosunu sergide sergilemek için talep edebilir.

Eser sahibinin mali hakları:

işleme hakkı:Bu hak FSEK 21. maddesinde düzenlenmiştir. Bir eserin işlenmesine karar verme yetkisi münhasıran sahibine aittir. İşleme hakkı, tamamen eser sahibine aittir ve işleyenin böyle bir hakkı yoktur. İşleme hakkı, İşleme sahibi eser sahibinin izni ile işlemesinden sonra varlık kazanır. İşleme hakkını alan kişinin bu hakkı, işlemeden ekonomik olarak yararlanma hakkını da kapsar. İşleme hakkı, işlemenin amacı ile sınırlıdır. Örneğin romanı tiyatro eseri haline getirmek için izin almış olan kişinin eseri sinema için senaryo haline getirme hakkı yoktur. Ayrıca işleme eserden ikinci bir işleme yapılması için işleme eser sahibinin izninin yanında asıl eser sahibinin de izni alınmalıdır.

Çoğaltma hakkı:Bu hak FSEK 22. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre; “Bir eserin aslını veya kopyalarını, herhangi bir şekil veya yöntemle, tamamen veya kısmen, doğrudan veya dolaylı, geçici veya sürekli olarak çoğaltma hakkı münhasıran eser sahibine aittir.” Bunun sebebi eserin çoğaltılması ile sağlanacak ekonomik menfaatleri eser sahibi için saklı tutma amacının olmasıdır. Bağlantılı hak sahiplerinin de bu hakkı mevcuttur. Haksız kopyalama faaliyeti sonucu ortaya çıkan eser nüshaları korsan mal olarak adlandırılmaktadır. Çoğaltma, eserin aynen tekrarlanmasını ve maddi bir varlık olarak somutlaşmasını sağlayan teknik bir işlemdir. FSEK 20. maddesine göre henüz alenileşmemiş bir eserden eser sahibine tanınan faydalanma hakkı münhasıran eser sahibine aitken alenileşmiş bir eserde eser sahibine tanınan faydalanma hakkı, bu kanunda mali hak olarak gösterilenlerden ibarettir. Alenileşmesinde önemli olan eser sahibinin rızası ile umuma arz edilmesidir.
Bir kişinin sadece kendi zevki veya ihtiyaçları için bir eseri işlemesi, eser sahibinin iznine tabi değildir. Bazı hallerde işlemenin serbest olduğu, Kanun’da açıkça düzenlenmiştir. Bu durumlarda eserin bir başkası tarafından işlenmesi esere tecavüz edildiği anlamını taşımaz. Bütün fikir ve sanat eserlerinin yayımlama ve kar amacı gütmeksizin çoğaltılması mümkündür.
Yayma Hakkı:Bu hak 23.maddede düzenlenmiştir. Bir eserin aslını veya çoğaltılmış nüshalarını, kiralamak, ödünç vermek, satışa çıkartmak veya diğer yollarla dağıtmak münhasıran eser sahibine aittir. Bu ilkeye tükenme ilkesi, ilk satış ilkesi de denilmektedir. Bir kez izin verilmesiyle diğer satışlar içinde verilmiş olur(FSEK 23/3)
Temsil hakkı:Bu hak FSEK 24. Maddesinde düzenlenmiştir. Eserden doğrudan doğruya veya işaret ses ya da resim nakline yarayan aletlerle umumi mahallerde okumak, çalmak, göstermek gibi temsil suretiyle faydalanma hakkıdır. Doğrudan doğruya ve dolaylı temsil olarak ikiye ayrılır. Doğrudan olan temsilde eser mekanik bir araç olmaksızın çalınmakta, gösterilmektedir. Dolaylı temsilde ise eser ya onu temsile yarayan bir vasıtaya kaydedilerek çalınacak ya da radyo televizyon yayınları umuma açık bir yerde dinlettirilecektir.
Kamuya İletim Hakkı:Bu hak FSEK 25. maddesinde yer almaktadır. Seslerin, görüntülerin veya her ikisinin bunların nakline yarayan araçlarla kamuya iletilmesidir. Maddeye göre kamuya iletim üç türlü yapılabilir. Yayın yoluyla yani radyo televizyon gibi radyo dalgaları aracılığı ile yayın yapılması şeklinde, yeniden yayın yani  bir yayın kuruluşunun yaptığı yayının bütününün veya bir bölümünün başka bir yayın kuruluşu tarafından kamuya iletilmesi şeklinde veya yada fikri ürünlerin bireylerin kendilerinin saptayacakları yer ve zamanda yararlanmasını sağlayacak şekilde yapılabilmektedirler.
Hakların kullanımı münhasıran eser sahibindedir. Hakların kullanımını FSEK 18. ve 20. maddeleri düzenlemektedir. Ancak 18/2 maddesinde açıklandığı üzere “aralarında özel sözleşmeden veya işin mahiyetinden aksi anlaşılmadıkça; memur, hizmetli ve işçilerin işlerini görürken meydana getirdikleri eserler üzerindeki haklar bunları çalıştıran veya tayin edenlerce kullanılır. Tüzel kişilerin uzuvları hakkında da bu kural uygulanır.” Ancak aksi anlaşılıyorsa kuşkusuz eseri meydana getiren işçi asıl yaratıcı olacaktır. Aynı maddenin 3. Fıkrasına göre “ Bir eserin yapımcısı veya yayımcısı, ancak eserin sahibi ile yapacağı sözleşmeye göre mali hakları kullanabilir” Söz konusu haklar mali haklardır, çünkü manevi haklar eser sahibine sıkı sıkıya bağlı haklardır.
Eser sahibinin manevi hakları, eser sahibinin kişiliğine sıkı sıkıya bağlı haklardan oldukları için bu haklar devredilemez ve mirasa konu olamazlar. Yani eser sahipliği tümden devredilemez, buna eser sahipliğinin devredilemezliği denir. Eser sahibine ait hakların devri ancak kanunda bahsedilen şartlarda yapılabilir, yani şekil serbestisi burada geçerli değildir. Bu nedenle FSEK 52.maddesine aykırı yapılan sözleşmeler geçersizidir. Buna göre yapılacak devir sözleşmesinin geçerlilik koşulları: yazılı yapılacak, devre konu olan haklar tek tek sayılacak(bütün haklarımı devrettim ibaresi geçersizdir).  Manevi haklar eser sahibi tarafından herhangi bir süreyle sınırlı olmaksızın kullanılırlar.
Yargıtay 11 Hukuk Dairesi’nin 18.11.1999 tarihli 1999/2264 E. ve 1999/9338 K sayılı kararında “… sözleşmede video çekimi ve yayın hakkı devredildiği belirtilmiş…televizyonda gösterim hakkının devredildiğinden bahsedilmemiştir… Sözleşmelerin TV yayın hakkını da kapsadığı yolunda daha geniş bir yoruma tabi tutulması mümkün değildir…”
Eser sahibi ile bağlantılı hak sahipleri son derece yakın ilişki içerisindedirler. Doktrinde bu kişilerin aynı gemi de yolculuk ettikleri söylenir. Bağlantılı hak sahipleri eser sahibinin manevi ve mali haklarına zarar vermemelidirler. Aslında böyle bir hükmün konulma nedeni eser sahibine öncelik ve ayrıcalık tanımaktır. bu ilkeye eser sahibinin haklarına zarar vermeme ilkesi denir. Ve çıkarılan en önemli sonuç: bir kimsenin bağlantılı hak sahibi sıfatını kazanabilmesi için eser sahibinden izin alması gerekir. Bu izin icracı sanatçı açısından eseri icra etmek, fonogram yapımcısı ve film yapımcısı açısından eserin ilk tespiti, yayın kuruluşları bakımındansa eserin yayınlanması için alınacaktır. 
Teknolojinin ilerlemesiyle eser ve işlenme eser sahibinin dışında başka kimselerinde fikri hukuk kapsamında korunması zorunlu olmuştur. Bu kişilerin başında; icracı sanatçı, fonogram yapımcısı ve eserlerin yayınlanmasını sağlayan yayın organları gelir. Bu kimseler eser sahibi gibi yeni bir eser ortaya koymamakta yalnızca var olan bir esere bağlı olarak bir fikri emek sarf etmektedirler. Ancak işlenmelerde dahil olmak üzere fikri bir ürüne eser niteliği tanınabilmesi için, yaratıcılık yeteneği sonucu ortaya var olandan başka bir eser çıkartması zorunludur. Oysa bağlantılı hak sahibinde bu unsur noksandır. Ancak bu kişiler eserin kitlelere ulaşmasına çeşitli şekillerde aracılık ederler. Bağlantılı haklarda mutlak haklardandır, Bağlantılı hak sahibi bunu eser sahibi olmak üzere herkese karşı ileri sürebilir. Bağlantılı haklar eser sahibi haklarına bağlıdır. Bağlantılı hak sahipleri bu haklarını kullanırken eser sahibinin mali ve manevi haklarına zarar vermemelidir. Bağlantılı haklar ulusal ve uluslar arası düzenlemelerde yeknesak değildir. Yani genel olarak 3 tip bağlantılı hak kabul edilmiştir. Bunlar icracı sanatçılar, fonogam yapımcıları ve yayın kuruluşlarıdır. Ancak bazı hukuki düzenlemelerde tarihi kökenli bu kimseler dışında kişilere de bağlantılı hak tanınmıştır. Örneğin FSEK 80(Film yapımcısı), eser olarak korunamayan bilimsel yayınların yazarı, veri tabanı sağlanmasına mali destek sağlayan kimse, bilimsel nitelikte fotoğraflar çeken fotoğrafçı vb. Ancak özellikle Alman Yasasındaki düzenlemelerin çoğunun yerinde olmadığı göz önünde bulundurulmalıdır. Çünkü bağlantılı haktan bahsetmek için ortada bir eser olması gerekmektedir. Oysa fotoğrafçı ve yazar örneklerinde bu koşul bulunmamaktadır. Bunun yanında veri tabanı hazırlanmasında mali destek sağlayan kişinin de bağlantılı hak sahibi kabul edilmesi mümkün değildir. Almanya’da mali destek sağlayan kişi de esasında bağlantılı hak sahibi kabul edilmemiş, sui generis bir hak olarak kabul edilmiştir. Fakat doktrin de bağlantılı hakların genişletilmesi gerektiği görüşü hakimdir. Mesela fonogram yapımcılarına verilen bu hakkın yayınevlerine de verilmesi yerindedir. Bu hakkın fonogram yapımcılarına verilmesinin sebebi bu işin zahmetli ve maliyetli olmasından kaynaklanmaktadır, oysa yayınevleri de aynı işlevi görmekte ve aynı emeği harcamakta olduklarından aynı hakların tanınması adil olacaktır. Ancak bağlantılı haklar tanınırken bağlantılı hak sahibi olma şartlarından şaşılmamalıdır bazı durumlarda sui generis hak tanınmalıdır. Bağlantılı haklar sınırlı olarak sayılmışlardır ve hepsinin korunmasındaki neden farklıdır. Bağlantılı hakka ilişkin düzenlemeler özel hükümlerdir, özel hüküm olduğu takdirde genel hükümlere gidilemeyecektir.
Bağlantılı hakların temeli olan Roma Anlaşmasındaki üçlü ayrıma göre temel olarak icracı sanatçılar, fonogram yapımcıları ve yayın kuruluşları vardır. Telif Hakkı sistemini kabul eden sistemlerde ise bağlantılı hak ayrımı yoktur. Bu kişilerin hakları çoğu zaman eser sahibinin hakları ile aynıdır.